← Tüm yazılar

En Güncel Hastalık: Tanı Koymak

En Güncel Hastalık: Tanı Koymak

Keyifli bir sonbahar gününden merhaba. Geçtiğimiz günlerde sonbaharı nasıl karşılarız ya da psikolojik iyi oluşumuzu önceliklendirerek mevsim geçişini nasıl yaşarız ile ilgili video, blog yazısı ve Instagram gönderileri paylaşmıştım. Bütün içerikleri tükettiysen ve önerilerimin birkaçını uyguluyorsan keyfinin yerinde olduğunu biliyorum. Henüz bu gönderilerden haberin yoksa sayfanın en altına linkleri bırakırsam belki sana yardımcı olmuş olurum. Bu haftaki konum, son dönemde kör göze parmak gibi çok fazla gördüğüm ve beni son derece rahatsız eden bir konu: Tanı koymak. Herkeste dikkat eksikliği var, herkes otizmli, herkes depresyonda, herkesin hiperaktivitesi var… Ortalama biri kalmadı! İnanılmaz, değil mi? Beynimizin kısa yoldan düşünmek istediğini, etiket koyarak rahatladığını biliyorum. Ama… Tanı koyma süreci başlı başına bir emek ve süreç gerektirdiğinden herhangi bir bireyle ya da kendimizle ilgili bir konuda hemen tanı koyabiliyor olmak, bunu günlük yaşantıda olumlu ya da olumsuz sonuçlara sebep veren bir duruma çekmek bana çok sağlıklı gelmiyor. O nedenle biraz bu konunun üzerinde düşünmek ve senin de düşünmeni sağlamak istedim. Tanı koymak için ülkemizde psikiyatristler var (Ya da hangi alanda tanı konulacaksa onun uzmanları var.) ve bu uzmanlar yaptıkları gözlemlerle, değerlendirmelerle ve muayenelerle, birçok uzmandan aldıkları görüşlerle bir tanı koyarlar. Bu tanının konulması bazen haftalar, bazen aylar sürer. Bazen tanının konulduktan sonra takip edilmesi ve halihazırda geçerli olup olmadığının tetkik edilmesi gerekir. Biz psikoloji tarafından bakalım… Psikiyatristler güncel olarak DSM-V’i kullanır. DSM-5 (Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı, 5. Baskı), Amerikan Psikiyatri Birliği (APA) tarafından yayımlanan ve ruhsal bozuklukların tanımlanmasında kullanılan uluslararası bir kılavuzdur. DSM-5’te her bozukluk için belirlenmiş özel ve sistematik tanı kriterleri bulunur. Bu kılavuz da belirli bir tanı koymak için belirli kriterlerden bahseder. Bir durumun tanı alabilmesi için sadece tek bir belirtinin olması yeterli değildir; kriterler genel olarak birkaç ana unsur etrafında şekillenir. Bu kriterleri ufacık özetlemek istiyorum:

  1. Belirti Listesi: Her tanı grubu için spesifik semptom listeleri yer alır. Tanı konulabilmesi için bu listedeki maddelerden belirli bir sayıda (örneğin "9 belirtiden en az 5'i") mevcudiyet aranır.
  2. Zaman Kriteri: Belirtilerin ne kadar süredir devam ettiği kritik bir tanı ölçütüdür. Örneğin Majör Depresif Bozuklukta belirtilerin en az iki hafta kesintisiz sürmesi.
  3. Dışlama Kriterleri: Mevcut tablonun başka bir fizyolojik ya da tıbbi nedenden kaynaklanmadığı doğrulanmalıdır. Maddelerin doğrudan fizyolojik etkilerine bağlı olmamalıdır. Genel bir tıbbi duruma (örneğin tiroit bozuklukları, nörolojik hastalıklar) ikincil olarak gelişmemiş olmalıdır.
  4. Başka Bir Ruhsal Bozuklukla Daha İyi Açıklanamama: Belirtilerin, hastada var olan veya olabilecek başka bir psikiyatrik tabloyla (örneğin Şizofreni, Panik Bozukluk, Travma Sonrası Stres Bozukluğu) daha iyi açıklanamıyor olması gerekir. Şimdi bu bilgiler ışığında biliyoruz ki psikolojik bir konuda tanı koymak için öncelikle bir psikiyatriste ve sonra da bu psikiyatristin bilimsel geçerliği ve güvenirliği olan kılavuzlar rehberliğinde oluşturacağı tetkiklere ihtiyacımız var. Ancak biz uzun süre telefon kullandığımız için dikkat süremiz azaldığından dikkat eksikliğinden muzdarip insanlar olamayız. Geç saatlere kadar oturup düzensiz uyuyan birinin enerjisizliği, isteksizliği ve çökkün ruh halini doğrudan majör depresyon olarak söylemesi, gün içinde dört-beş kupa sert kahve içen birinin çarpıntı, nefes darlığı ve iç sıkıntısını panik bozukluk krizine yorması, aynı anda hem mail yazıp hem mesajlara bakıp hem de televizyon izleyen birinin eşyaların yerini ya da yapacağı işi unutmasını dikkat eksikliği sanması, işleri sürekli erteleyip son geceye yığarak aşırı strese giren birinin yaşadığı zihinsel “felç” durumunu burnout olarak etiketlemesi, bütün gün masa başında oturup yüksek şekerli ya da işlenmiş gıdalar tüketen birinin öğleden sonra yaşadığı kan şekeri düşüşü ve halsizliği tıbbi bir sendroma bağlaması… Biraz daha örnek vermek istiyorum… Cinsiyeti ve yaşına uygun hareketliliği ailenin sakin havasında fazla görülen erkek çocuğunun hiperaktif ilan edilmesi, internette sürekli başkalarının kusursuz sunulan hayatlarını izleyip kendini yetersiz hisseden birinin bunu kişilik özelliği olan "düşük özgüven" ile açıklaması, kendi ihtiyaçlarını sürekli erteleyip herkese evet diyen birinin yaşadığı öfkeyi başkalarının niyetine bağlaması ve öfke kontrol bozukluğu olduğunu düşünmesi, uzun süre evden çalışıp ya da insan içine girmeyip bir kalabalığa girdiğinde heyecanlanan veya çekinen birinin bunu klinik sosyal anksiyete olarak tanımlaması, işlenmiş gıdaları çiğnemeden hızlıca yiyip ardından hiç hareket etmeyen birinin yaşadığı sindirim ve gaz problemlerini sindirim sistemi bozukluğu sanması, geceleri yatakta telefonla vakit geçiren, odası sıcak/ışıklı olan ya da yatmadan hemen önce ağır yemek yiyen birinin uykuya dalamamasını kronik uykusuzluk hastalığı zannetmesi, çocukluk deneyimleri sebebiyle çeşitli nesnelere dokunamadığı için bireyin kendine otizmli demesi… Örneklerde fark ettiysen hep günlük yaşantıda kendine dikkat etmemekle ya da kendi davranışlarını doğru gözlemlememekle ilgili durumlar söz konusu ya da karşımızdaki kişilere ve belki de çocuklarımıza koyduğumuz tanılarda da aynı durum söz konusu olabiliyor. Ufak bir içgörü ve özfarkındalıkla “Ben bunu yaptığım için böyle oldu, bunu değiştirirsem daha sağlıklı olabilirim.” demek yerine tanı koyarak hayatına devam etmek çok sağlıklı değil.
    Herhangi bir sendroma ya da hastalığa sahip olmak dışarıdan gördüğümüz ya da kendi düşündüğümüz kadar “kolay” ve hemen ortaya çıkıveren durumlar değildir. Yukarıda bahsettiğim öyle sanılan durumların gerçek kriterleri ve belirtileri oldukça ciddidir ve günlük yaşantıyı oldukça olumsuz yönde etkiler. Bu hastalıklarla ya da sendromlarla ilgili farkındalığı olumsuz yönde etkileyen bu hareketlerin en kısa zamanda sonlanmasını temenni ediyorum. Bu yazıda kendinden ya da çevrendeki arkadaşlarından bir şeyler bulduğuna eminim, yıllardır kendimi fenülketonüri olmak üzere sandığımdan yakinen anlıyorum seni ya da arkadaşlarını. Halbuki sağlıklı ve tutarlı karbonhidrat tüketimi ile gluten hassasiyeti seviyesinde tutabildiğim, minik bir destek ihtiyacım varmış o kadar… İki üst paragrafta aslında ne yapman gerektiğini üstü kapalı tarif ettim ancak etkileri neler ve nasıl çözülür ile ilgili YouTube kanalımda biraz konuştum. Daha fazla desteğe ihtiyacın olduğunu düşünüyorsan bir uzmandan destek almak yerinde olacaktır. Gelecek hafta görüşmek üzere, sevgiler.
En Güncel Hastalık: Tanı Koymak | Nihan Atlan — Özel Eğitim ve Danışmanlık